Dinamikler, Süreçler ve Geleceğin İnşası Bağlamında 15 Temmuz'u Anlamak

15 Temmuz 2021 Perşembe günü gerçekleştirilen 49. Haliç Buluşmasında programımızda Dinamikler, Süreçler ve Geleceğin İnşası Bağlamında 15 Temmuz’u Anlamak konusuyla İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Haluk Alkan’ı ağırladık.

Dinamikler, Süreçler ve Geleceğin İnşası Bağlamında 15 Temmuz'u Anlamak

Açılış ve selamlama konuşmasını yapan UTESAV Başkanı Mehmet Develioğlu, 15 Temmuz sürecine nasıl gelindi, bu süreçten nasıl dersler alınmalı, bir daha yaşamamak için neler yapılmalı konularının program içeriğini oluşturacağını belirterek şehitleri rahmetle andı, gazilere de sağlık diledi.

Develioğlu konuşmasına şöyle devam etti: “Bugünleri unutmamamız lazım ki 15 Temmuz’u bir daha yaşamayalım. 15 Temmuz darbesi sadece Türkiye’de hazırlanan bir darbe değildi. Tüm İslam alemini sindirecek bir darbeydi ve burada daha ilk andan itibaren halkın göstermiş olduğu tepki çok önemliydi.”

Giriş konuşmasından sonra sözü alan İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Haluk Alkan, “bizi karanlıktan kurtaran şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle anıyorum” diyerek sözlerine başladı. Alkan konuşmasında özetle şunlara değindi: “15 Temmuz Darbesi diğer darbelerden farklı özellikler taşıyan bir darbe. Ne tam anlamıyla cuntacı, ne emir komuta zinciri anlamında bir darbe…15 Temmuz darbesi, darbe literatüründe yeni bir şey. Çok yaygın bir yapılanma, lideri dışarıda ve bunun uzantısı olarak ordu içindeki bir grup darbeye yelteniyor. Bizim darbeler her zaman küresel aktörlerin dahliyle olmuştur ama bu darbe öyle bir darbe de değil. Hem demokrasinin geldiği nokta hem de sonuçları açısından son derece önemli bir darbedir.”

15 Temmuz’da yaşanan gelişmelere değinen Alkan, darbenin ilk farklılığının ülkenin liderleri ve insanlarının ilk anda tepkilerini ortaya koyarak direneceklerini ilan etmesi olduğuna değindi.

“İkinci farklılık olarak Türkiye’deki darbeleri üstlenen kişiler kimliklerini açıklamışlardır. Darbeyi yapanlar bu darbede kimliklerini açıklamadılar. Bir tek Yurtta Sulh Konseyi denilen ne idüğü belirsiz bir yapı vardı. Üçüncü fark, halka karşı açık kanlı saldırıya girişilmiş olmasıdır. Demokrasiyi temsil eden ne kadar kurum varsa, açık saldırının hedefi haline getirilmiştir. Bu durum darbecilerin kendi toplumlarına yabancılaşmış insanlar olduklarını gösteriyor.

O zaman bu darbeyi biz farklı değerlendirmeliyiz. Darbenin ilk saatlerinden itibaren uluslararası basında darbeye bakışla ilgili çarpık haberler yapıldı. Darbenin hemen sonrasında raporlar, çalımalar ‘darbe neden başarısız oldu?’ üzerineydi. Darbeden çok kısa bir süre önce literatüre ‘demokratik darbe’ kavramı girmişti. Yani darbe ülkeye demokrasi getirebilir ihtimali üzerine makaleler yazılmıştı.

Peki biz darbe sürecini nasıl anlamalıyız? Bu darbenin 4 parametre üzerinden okunması gerektiği kanaatindeyim:

1.       Türkiye’de yabancılaştırmaya dayanan bürokratik yönetsel gelenek

2.       Türk modernleşmesinin devlet ve sivil toplum ilişkilerinde yol açtığı kırılmalar

3.       İdeolojik bağlamda Mesihçi paradigma

4.       Kurumsallaşma yeteneği

Birinci maddeye baktığımızda, Osmanlı döneminden itibaren devşirme geleneği vardı. Eskiden gayrimüslimlere bu uygulama yapılırken, devletin son döneminde daha çok yerli bürokrat elit tarafından devşirme sistemi uygulandı. Osmanlı modernleşmesi batılı kurumların Osmanlı geleneksel kurumlarına adapte edilme süreciyle başladı. Bu süreçte yer alacak bürokratik aktörlerin kendi toplamlarına yabancılaşması esası kabul edildi. Türk modernleşmesi ise daha radikal bir modernleşmeydi. II. Meşrutiyetle beraber Osmanlı’da ve Türkiye’de modernleşme iki temel aktör arasındaki bir çatışma şekline dönüşmüştür. İlk başta devletin kurtarılması ideali Osmanlı’da hanedan ile bürokrasi arasında bir iş birliği ve çatışmayı beraberinde getirmiştir. II. Meşrutiyetle birlikte bürokrasi modernleşmenin ana itici gücü olarak sistemin merkezine yerleşmiştir. Türkiye modernleşmesinde devlet, Anadolu insanını alıp devşirmiş, toplumuna yabancılaştırmış ve radikal modernleşmenin aktörü olarak kullanmıştır. Menderes’i asan insanlar bizim insanlarımızdı. Bu insanlar küçük yaşta yatılı okullarda eğitim görmüş, ailesinin değerlerine yabancı olan insanlardı.

FETÖ’ye baktığımız zaman devşirmeci ne kadar mekanizma varsa onun elindeydi. Yargı, ordu emniyet, sınav sistemleri, devlet bursuyla yurt dışına gönderilenler, polis akademisi, araştırma bursları, yatılı okullar, eğitim sistemi… bu devşirilen çocukların aileleri işin içine katılmıyordu. FETÖ modernleşme geleneğinin ürettiği ne kadar dönüştürücü, devşirici mekanizma varsa hepsine çöreklenmişti. Sadece oralara yerleşmekle kalmadı, bu kurumlar arasında bir ağ oluşturdu. 1960 darbesinden sonra devlet ve sivil toplum arasında bağ oldukça zayıflamış, vesayet odakları millet iradesiyle karar alma iradesi arasına girmiş ve halka hesap vermeden bu ülkeyi yönetmeye çalışmıştır.

Diğer önemli husus, devlet ile sivil toplum ilişkisinin modernleşme dönemiyle birlikte Türkiye’de aşınmış olmasıdır. Savaşlar nedeniyle sivil toplum zayıfladığı için Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda yeni siyasi elitler, sivil toplumu işgal edecek şekilde devleti yeniden şekillendirmişleridir. Aslında bizim geleneğimizde, Osmanlı devletinde bu olmamıştır. Sosyal topluluklara itaat koşuluyla belli özerk bir alan tanınmıştır. Modernleşmeyle birlikte sivil toplum alanı zayıfladığı için, devlet topluma nasıl giyineceğinden nasıl konuşacağına, hangi alfabeyi kullanacağına kadar her alana nüfuz ederek tepeden tırnağa şekillendirecek bir geniş alan elde etti. Bundan sonra devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkinin yeniden tesis edilmesi üzerine çalışıldı. Burada Menderes’in ve Özal gibi siyasilerin büyük etkisi olmuştur. Onlar devlet ile toplumu barıştırmaya çalışan liderlerdi. Tekrar sivil toplum ve devlet arasında belli seviyede uzlaşma sağlanmıştı. Burada şunu da söylemek gerekir; sivil toplum iyi bir şey olduğu kadar bir tehlike de doğurur. Sizin barışı sağlamak amacıyla olumlu yaklaştığınız sivil toplum, içeriye girip kendilerini hakim kılmaya çalışıyorsa bu hayra alamet bir ilişki değildir. FETÖ gibi bir organizasyon, örgütsel ağını devlete transfer ederek uluslararası aktörlerle iş birliği altında bir güç oldu. Burada çıkacak en önemli sonuç, sivil toplum ve devlet alanının yeniden tanımlanması gerektiğidir.

Mesihçi paradigmaya baktığımızda Osmanlı devletinde, devlete yönelik isyanlarda mehdi ve mesihçilik arasında bağ kurarak isyanların genelleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Mesihçi paradigma Türkiye’de dış güçlerle ilişkili olarak hareket eden unsurlar açısından her zaman kullanılmıştır. Başından beri FETÖ mesihçilik temelinde mehdilik anlayışının içini boşaltarak kullanmıştır. Darbeden sonra tutuklanan birçok kişi kendilerine Fetullah Gülen’in mehdi olduğunun söylendiğini ifade etmiştir. Mesihiyyet inancı sorgulamasız bir inanç sistemi oluşturmakta, aynı zamanda bu örgütün dayanma kapasitesini ve ideolojik temelini de beslemektedir.

Böyle kurumsallaşmış bir örgütü Türkiye bu zamana kadar tanımamıştır. 15 üniversite, 997 okul, 109 öğrenci yurdu, 35 sağlık kuruluşu, 16 TV kanalı, 45 gazete, 15 dergi… FETÖ bağlantılı olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Yani her yere yayılmış bir ağla karşı karşıyayız. Maalesef bu kurumsal beceri örgüte büyük bir toplumsal meşruiyet sağlamıştır. Aileler çocuklarını örgütün abilerine ve ablalarına teslim ediyordu. En önemlisi örgüt güvence veriyordu. İşinizi, eşinizi, çocuğunuzu hangi okulda okutacağınızı vs. garanti ediyor.

Tüm bu süreçten sonra 3 temel sonuç üzerinde durmak isterim;

1.       Vesayetin ortadan kaldırılması gereklidir. Halkın meşruiyyeti ile karar arasında herhangi bir mahfuz alanın oluşmaması gerekir. Bu ilişkiyi tekrar sağlayabileceğimiz yeni bir toplum sözleşmesi gerekmektedir. Adını koymak gerekirse yeni bir anayasaya ihtiyacımız vardır.

2.       Artık Türkiye devşirmeci mekanizmaların hepsinden vazgeçip gençlerine, insanlarına güvenmelidir. Yurt dışına çıkan gençlerinin kültürel iktidara maruz kalmadan neyi alacaklarının ve neyi almayacaklarının bilindiği yeni mekanizmaların oluşturulması gerekir. Şekilcilikten vazgeçmemiz lazım. Devlet geleneğimiz 1980’den sonra aşırı şekilci bir hal aldı. 28 Şubat’ta çıkan 3 kararda başörtüsünün bir ideolojiyi yansıttığını, takmanın simgesel anlamda rejim karşıtlığı olduğu söylenilerek çocuklar devlet düşmanı ilan edildi. Ama o zaman devlet düşmanı diye öğrenciler tutuklamadı, “başını aç içeri gir” denildi. FETÖ de hepimizin bildiği gibi bu süreçte takiyye adı altında başat rol oynadı. Bu şekilciliğin en güzel örneğidir.

3.       Dini bilginin verilmemesi insanı özgürleştirir zannına kapıldk. Gençleri dini bilgiden uzak tuttuk. Dini kavramların içini boşaltan bir adam,  kavramları dönüştürerek insanları lanse etti. Bugün yapılması gereken dini kavramları doğru olarak insanlara aktarmamız ve ilgili kurumların bu çaba içine girmesi gerekiyor.”

Prof. Dr. Haluk Alkan’ın konuşmasından sonra programımız dinleyicilerin soruları ile devam etti. Programı tekrar izlemek için linke tıklayabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=dgax_b2vnpM