AR-GE YANGINDA KURTARILACAK İLK MALZEMEDİR.

Son yıllarda şirketlerin büyümesinde öne çıkan AR-GE’nin önemine değinen UTESAV Başkanı Mehmet Develioğlu, Yeni Akit Gazetesi Ekonomi Müdürü Mehmet Canıtatlı’ya ufuk açıcı değerlendirmelerde bulundu.

AR-GE YANGINDA KURTARILACAK İLK MALZEMEDİR.

Sanayici ve iş adamlarımızı teknolojik yeniliklerle tanıştırmak ve bu alanda diğer gelişmiş ülkelerle rekabet edebilir hâle getirmeyi amaçlayan UTESAV, gerçekleştirdiği ekonomik ve sosyal konulu araştırmalarıyla dikkat çekiyor. 

1995 yılında 54 işadamının Türkiye’nin sıkıntılı ve istikametinin sürekli değiştirilmeye çalışıldığı bir süreçte kurduğu Uluslararası Teknolojik, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (UTESAV), ülkenin ilerlemesini engelleyen, gelişmesini yavaşlatan kronik sorunları, özünden kaynaklanan kuvvetle ele alıp yeni ufuklar açmaya devam ediyor. Pratik değerleri olan stratejik bilgilerin üretilmesi için çaba harcadıklarını söyleyen UTESAV Başkanı Mehmet Develioğlu, onlarca proje ve uygulamayı hayata geçirerek, kapitalist dünyanın payandası olmayı kabul etmeyen, “solmaz, pörsümez yeniyi” yeniden ticaretin serhatlerine diken bir iş dünyası için hizmet verdiklerini vurguluyor.

Yeni bir başlangıç

Türkiye’nin, 20 yüzyıla girerken dünyanın en büyük 7 ekonomisinden biri olduğunu hatırlatan Develioğlu, özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde başlatılan ve ikinci büyük sanayi hamlesi diye nitelendirilen atılımla, bugünkü Türkiye coğrafyasındaki milli gelirin dünya ortalamasına yakın bir yerde olduğunu belirterek, “Osmanlı’ya karşı girişilen yok etme operasyonu öncesinde ciddi bir sanayileşme gayreti vardı, çağını yakalamada hiç de küçümsenemeyecek bir çalışma süreci başlatmıştı. Sonucunun yenilgiyle biteceği hesaplanmayan I. Dünya Savaşı, bütün kazanımların kaybedilmesi, en iyilerin sınırlar dışında kalması ve daha da önemlisi ciddi bir siyasal ve kültürel değişimle bütün müktesebatın sıfırlanması sonucu, yeni bir başlangıcın yapılmasını zorunlu kılmıştı” tespitinde bulundu. Develioğlu, ülkemizin geçen yüzyılda bugüne sanayileşme alanındaki hamle ve eksiklerini dikkat çekici örneklerle gazetemize şu şekilde değerlendirdi:

Tıkanma Turgut Özal ile aşıldı

Türkiye 1950’li yıllara gelinceye kadar, sanayileşmede ancak birkaç adım atarken, Adnan Menderes ile birlikte büyük bir açılım yaşadı. Ne var ki bütün bu sanayileşme gayretleri, o denli cılız kalmıştı ki, 1950’de yarışa önde başladığımız Güney Kore bizi geçerek zirvelere doğru hızla tırmanmıştı. Türkiye, hep bir tıkanma noktasına gelip takılmıştı. Kısacası Türkiye Turgut Özal iktidarı başlayana kadar sanayileşmede kalıcı bir birikim oluşturamamış, yeni bir şey söyleyememişti. Turgut Özal’ın oluşturduğu bilinç ve birikim, sağlanan özgüvenin ardından, 2002’de Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle yepyeni bir kulvara doğru evirildi.

Durum farklılaşıyor

Böylece Asya ile Avrupa’yı birleştiren Türkiye, dünyanın en önemli stratejik konumuna sahip bir ülke olma durumundan ekonomisi yeni ve büyük bir ülke olmaya doğru yol almaya başladı. Elbette Türkiye tarımsal ürünleri bakımından zengin ve mümbit kaynaklara sahiptir. Bu yüzden Osmanlı’dan itibaren herkes bize tarım kaynaklı bir büyümeyi ve sanayileşmeyi önermiştir. Ancak bu durum, artık farklılaşmaktadır.

En büyük eksiğimiz bu

Dünya ile kıyaslandığında Türkiye’nin en büyük eksikliği, sanayi sözcüğünün hakkını vermemekten kaynaklanıyor. İki tür sanayi kurabilirsiniz. Birincisi yurtdışından transfer ettiğiniz teknoloji ve know how ile fabrikalar tesis edebilirsiniz. İkincisi sizin ürettiğiniz bilgi, teknolojiye dönüştüğünde ‘sanayi’ diye boy verir. Zaten ürettiğiniz bilimsel bilginin pratik uygulamasının karşılığıdır sanayi. İşte bizde temel eksiklik, bu ikincisidir. Tam da bu noktada şunu aktarmalıyım: 1800’lerin başında büyük fabrikalar kurarak sanayileşmeye çalışan Osmanlı İmparatorluğu’nun aslında ne yaptığını bir Belçikalı mühendis şöyle nitelendiriyordu: “Yurtdışından getirilen makinelerle kurulan fabrikada, yine yurtdışından getirilen hammaddeler, yabancı ustalar tarafından işlenerek Osmanlı ürünleri üretiliyor.” İşte temel eksiklik, budur. Türklerin ürettiği teknolojinin eseri olan makinelerin işlediği fabrikalarda Türkiye’nin ya da yurtdışından getirdiğimiz hammaddeleri, Türk mühendislerin ve ustaların eşliğinde işleyerek Türk markalı ürünler üretmeliyiz.

AR-GE’ye yatırım fayda demektir

Teknoloji, günümüzde ülkelerin ekonomik gücünün kaynağı haline geldi. Ülkelerin bütün üretimlerini gösteren gayrisafi yurtiçi hasıla ile AR-GE harcamaları arasında doğru orantılı bir ilişki var. Yani AR-GE harcamalarınız ve yatırımlarınız arttıkça, üretiminiz de artıyor; bu artış, GSYİH üzerinde olumlu yönde etki oluşturuyor. Tam tersi de doğrudur. Yani az AR-GE harcaması demek, az üretim demektir. Yapılan araştırmalar, bu gerçeğin Türkiye ekonomisi için daha çok geçerli olduğunu gösteriyor. Yani bizim AR-GE harcamalarımızda oluşan her artış, üretimimize olumlu olarak yansımakta, her azalış da yurtiçi hasılamızı düşürmektedir. Bu nedenle ben, AR-GE harcama ve yatırımlarının arttırılarak devam ettirilmesinin Türkiye ekonomisinin geleceği için son derece büyük öneme sahip olduğunu düşünüyorum. En kötü zamanlarda, kriz dönemlerinde bile AR-GE’den vazgeçmemek gerekiyor. Çünkü herhangi bir nedenle AR-GE’den vazgeçmek, sağanak yağmur altında şemsiyeyi kapalı tutmak demektir. Her şart ve halde Ar-Ge için bütçeden pay ayrılmaya devam edilmeli, AR-GE yangında kurtarılacak ilk malzeme muamelesine tabi tutulmalıdır.

Şunu da başarmalıyız

Kendi tasarruflarımızla büyük projelerimizi, fabrikalarımızı, büyük eserlerimizi finanse eder hale gelmeliyiz. Teknolojiyle desteklenen bir sanayileşmeyi esas kabul etmeliyiz. Sanayimiz, sürekli yenilenen bir teknolojiye ayak uydurmak zorunda olduğunu, var olmanın, rekabetçi olmanın buna bağlı olduğunu bilerek hareket etmeli.

Sanayi teknoloji ile desteklenmeli

Sanayi tesislerimiz, mevcut zenginliklerimiz göz önüne alınarak kurulmalıdır. Bütün sanayimizin Marmara bölgesinde, İstanbul-Kocaeli hattında konuşlanması bir tehlikelidir. ‘Muhtemel bir felakette, Türkiye yıkılsa İstanbul bütün ülkeye bakar, ama İstanbul yerle bir olsa, bütün Türkiye İstanbul’a bakamaz’ anlayışını boşa çıkaracak bir sanayileşme politikasını izlemeliyiz. Böylece Türkiye’nin bütün bölgeleri sanayileşmeyle şenlenmelidir. Güçlü bir sanayi, ancak güçlü bir finansman ile temin edilebilir. Devletin sanayiciyi teşvik etmesinin temel olduğunu, bu yönde çok önemli adımlar atıldığını görüyoruz. Ama tekrarlamak da fayda var, yerli yatırımcılar düşük finansman maliyetli ve uzun vadeli kredilerle desteklenmelidir.

UTESAV’ın hareket noktası

UTESAV’ın üç temel ayak üzerinde yükseldiğini söyleyen Develioğlu, ’’Bir ülkenin uluslararası alandaki pozisyonu ve başarısını “teknoloji, ekonomi ve sosyoloji”, temel unsurları oluşturuyor. UTESAV da bu temel kavramları bünyesinde bulunduruyor. Teknolojiniz olmasa, ekonominiz olmaz. Bunların ikisi var olsa bile eğer sosyal yönünü ihmal etmişseniz aslında siz içinden çıktığınız toplumun kayıp bir evladı olmaktan öteye geçemezsiniz’’ dedi.

Hedefe ulaşmanın 3 adımı

-Meslekî eğitim dijital çağa uygun olmalı.

-Bilgi de, beceri de sürekli update edilmeli.

-Başarı için ahenkli bir orkestra gibi çalışmalıyız.

“Ehl-i hiref gibi çalışacak AR-GE merkezlerimiz olmalı”

Osmanlı’dan bir örnekle tamamlayayım: Sanayi devriminin kapıyı çaldığı 19. yüzyılın başlarında Osmanlı kendine has bir üretim anlayışına sahipti. Bu üretim anlayışının araştırma-geliştirme birimi, özel teknikleri ürüne dönüştürme becerileriyle saraya bağlı olarak, sarayda çalışan ustalardı. Bu ustalara ehl-i hiref denirdi. Bunlar bir anlamda devletin “Tasarım Merkezi, AR-GE ve Teknoloji Geliştirme Merkezi” idiler. Bizim ülke olarak gelişmiş bir ekonomi olmamızı sağlayacak olan, yeni bir ehl-i hiref gibi çalışacak olan AR-GE merkezlerimiz olmalıdır..

“Abdülhamid’in modelini uygulasak yeter”

Hükümet-sanayi-üniversite arasındaki bağ zaman zaman tartışma konusu olur. Bu noktada bir konuyu hatırlatayım. Osmanlılar siyasal yaşamda, toplumsal hayatta ya da ekonomide bir sorun ortaya çıkınca hemen toplanıp müzakere ederlermiş, ne oldu da biz bu sapmayı yaşadık diye. Sapmanın nedeni, kanun-ı kadimden ayrılmaktır. Kanun-ı kadim, sizin ana istikametinizi çizen ilkelerdir. İlkeye geri dönünce, sorunun çözümünü de kolaylıkla bulabilirsiniz.  ‘Sanayi-üniversite arasındaki ilişki nasıl olmalı?’ sorusunun cevabı, Sultan Abdülhamid’in uygulamasında çok açık bir şekilde ortadır. Yani biz bu ilişkinin nasıl olması gerektiğini, kendi kültürel ve toplumsal kodlarımıza uygun bir şekilde bulmuşuz.

Bu başarı hikâyelerine dikkat

İkisi de birer AR-GE başarı örneği olan Güney Kore ve Finlandiya modellerini unutmamalıyız. Güney Kore, AR-GE’de yaşadığı başarı sayesinde durağanlıktan kurtulup daha müreffeh hale gelmeyi başarmıştır. Güney Kore’nin büyüme başarısının arkasında AR-GE ve inovasyona yaptığı büyük ve sürekli yatırım vardır.

AR-GE’siz olmaz

1960’lı yıllarda başladığı sanayileşme sürecinde teknoloji anlamında oldukça yetersiz olan Güney Kore, teknoloji transferiyle başladığı yolculuğunda kendi teknolojisine ulaşmıştır. Bunu da yabancı kaynaklı uzun vadeli borçlarla, endüstriyel teknoloji transferi yatırımlarını destekleyerek başarmıştır. Bu yöntem ona hızlı bir şekilde teknolojiyi öğrenme ve üretme yolunu açmıştır. Aynı şekilde Finlandiya da rekabetçilik ve inovasyon bağlamında geldiği dünya liderliğini AR-GE çalışmalarına borçludur. Finlandiya teknoloji ve inovasyondaki başarısını, 1960- 1980 arası dönemde gerek öğrencilerin, gerekse akademisyenlerinin bilimsel üretimini nitelik ve nicelik olarak artırmasına, bu konuya yoğunlaşmasına borçludur. Bu süreçte ortaya koyduğu çalışmaların verimini alır, her on yılda bir de inavosyon çalışmasına yeni bir tema yüklemiştir. Sözgelimi 1970’lerde yapılan araştırmalar, toplumsal ihtiyaçlara cevap verip ekonomik büyümesini sağlamıştır. Bu, önemli bir sonuçtur. Finlandiya’yı örnek almalıyız. Çünkü Batı’nın geçtiği süreçlerden geçip de sanayileşemeyen Türkiye gibi ülkelerin büyük ekonomi olmaları, onların geçtikleri aşamaları geriden takip edip yaşamaktansa, yüksek teknolojiye ulaşacak böylesi yöntemlerle, yani AR-GE yatırımlarıyla mümkün olacaktır.

“Her okul, bir fabrikaya bağlanmış”

Sultan II. Abdülhamid tarafından kurulan bu mektepten yetişenler aynı zamanda, sanayinin canlandırılması ülküsüyle eğitiliyorlardı. Böylece onlar yukarıda bahsettiğim, Osmanlı’nın ihtiyaç duyduğu tasarım ve Ar-Ge’yi üretecek modern ehl-i hirefler oluyorlardı. Bu mektep de ülkü dolu ehl-i hireflerin yetiştiği ocaklar oluyordu. İşte bizim bugün böylesi bir anlayışın tesis edilmesine ihtiyacımız var. Ülkü dolu çağdaş ehl-i hireflerin, ülkü dolu sanayi merkezlerinde çalışmasına ihtiyacımız var. Ancak böyle olursa, tıpkı o Sanayi-i Nefise’de yetişen büyük sanatçılar gibi, hem Batı’daki teknik ve sınai gelişmelerin farkında ve takipçisi olan, hem de bu ilham ile kendi sanayimizi geliştiren bir kadroya sahip oluruz. Bugünün tabirleriyle ifade edecek olursak “gelenek” ile “modern”i sentezleyecek bir kadro yetiştirmiş oluruz. Şimdi de Sultan Abdülhamid’in yaptığını, hükümet yapmalı.